Powered By Blogger

'Yorulmak yok!'

''... İşler akmasına aksar da, asıl zorluk merkez bina diye anılacak olan iki katlı büyük okul binasının yapımında yaşanacaktır. Tonguç mektup üstüne mektup yazmaktadır: "Bu okul ne pahasına olursa olsun yapılmalıdır." Balkır öğretmen bir yandan kara kara düşünmektedir. Namık yanık yanık türküde… Türkü, gerekli olan en az 300.000 tuğla üzerinedir… 300.000 tuğla! Para? Para yok. Tuğla? Kastamonu'ya tuğla Ankara'dan gidecek değil ya? Şehirde bir çözüm bulunmalı. N'olcak şimdi?
Uzatmayalım, Süleyman Edip Balkır Kastamonu'ya iner. Bütün tuğla ocaklarını tek tek dolaşır. Kastamonu'da hiçbir ocak bu kadar çok tuğlayı istenen sürede verebilecek durumda değildir. Çünkü o ocakların kapasitesi en fazla 10.000 tuğlalıktır ve 300.000 tuğlanın firesiz, kurutulmuş haliyle onlara verilmesi bir buçuk, iki ayı bulacaktır. Üstelik fiyatlar da her ne hikmetse cırt diye yükselivermiştir birden bire… Uzun bir sessizlikten sonra yapılacak iki şey vardı Balkır Öğretmen ve enstitü kurucuları için: birincisi, ana avrat söverek bütün Kastamonu'yu ateşe vermek; ikincisi, nasıl olur bilmeseler de kendi tuğlalarını kendilerinin yapması… Kafasına karıncalar üşüşür Balkır Öğretmenin. Tonguç Ankara'da haber bekler. Gölköy'ün kurulması bir düşüncenin uygulama başarısını temsil edecektir. Ama para niyetine zırnık yoktur. İyi de 200 çocuk hep çadırda kalamaz ki, önümüz kış. Ilgaz Dağları'nın rüzgarı da bir soğuk, bir soğuk… "Ulen" dedi Balkır aniden, "ulen, anlaşıldı, siz bu tuğlaları bana yaptırtacaksınız. El mi yaman bey mi yaman görelim."… Herkesin kafasında bir ilkbahar ki anlatmaya kalem yetmez.
"Doğruldu koca müdür
Alnı ıslaktı
Doğruldu uykusuz geceler, ırak tepeler
'Yorulmak yok çocuklar' dedi
Yankıdı küçük bir koru
Yankıdı Ilgaz: 'Yorulmak yok!'
'Kendimiz kurtaracağız kendimizi.' "
İki usta buldular önce. Çevrede uygun tuğla toprağı aradılar. 8 kilometre uzakta bir yerde bulundu tuğla toprağı (namussuz toprak, daha yakında olamaz mıydın sanki. Topraklar kızlı erkekli öğrenciler tarafından imeceyle getirildi kendi yaptıkları ocaklara. Ardından iki usta tuğla kalıplarını yaptılar. Odun kömür toplandı, "hibe ettirildi" ve Gölköy ilk tuğla fırınını ateşlemeye hazır hale getirildi. Ve bu işler sadece 66 günde yapıldı. (06 Nisan 1938 – 18 Haziran 1938)
Gölköy'de ilk tuğla fırını 18 Haziran 1938'de ateşlendi. Yani köy enstitülerinin ateşi ilk kez bu tarihte ısıtmaya başladı ülkedeki yüz yıllardır üşüyen köylünün elini ayağını… İlk kez köylü her şeyi yaptıktan sonra ürettiğinin farkına varıyordu. Okulunu yapmak için çalışan, emeğini esirgemeyen köylü çocuğu, şehirli öğretmeninin de bu bitmez inadına en yakından tanıklık ediyor; fırından görünen ateşin yalazında başarmanın dayanılmaz gururunu birlikte yaşıyordu. Köy enstitülerinin imecesi sadece tuğlayı pişirmiyor, cehaletle soğutulmuş köylünün yüreğini de ısıtıyordu şimdi.
"Ver elini Köy Enstitüsü
Sana geliyorum, okut beni
Büyümeye geldim kollarında
Uyut beni,
Büyüt beni,
Okut beni."
Fırından beklenen ilk amaç 130.000 tuğlaydı. Ateşlenen fırının başından saatlerce ayrılmadılar. Ne öğrencisi, ne ustalar ne de eğitim kadrosu… Sanki kutsal bir doğum gerçekleşiyormuş gibi saatlerce sabırla, sebatla, aşkla fırını seyrettiler. Sonra "tamam" dedi Balkır Öğretmen, "pişmiştir tuğlalar açalım." Ocağı açtıklarında nar gibi kızarmış tuğlaları görünce müdüründen öğretmenine, kursiyerinden meraklı köylüsüne kadar hepsi çocuklar gibi sevindiler. Önce kimse bir diğerine göstermeden ağladı gururundan. Sessizce… Sonra göstere göstere, ama ne gurur, ama ne ağlamak!… Ağlamak bir ses oldu, bir su, bir kuş… Yüz yıllardır uyutulmuş köylerdekinin göz pınarlarında, şarjördeki son mermi gibi saklanan bir damla gözyaşı bir anda bırakıldı karanlığın çirkin yüzüne. Bir aydınlandı ki ortalık, sormayın… Karanlığın kökü oynadı sanki. Sanki Gölköy'de tuğla fırınının kapağı açılmadı da, fırından pırıl pırıl bir güneş doğuverdi gecenin bir yarısı… "Gece bu fırınları bir görmelisin Tonguç baba. Karşınızda görkemli bir kor parçası gibi duruyorlar. Seyirleri o kadar zevkli ki!" diye yazarlar Gölköy'dekiler Ankara'ya. Sadece bir mektup değildir yazdıkları, ateşten gelen, ateş gibi bir inanç hikayesini yazarlar. Belki de tarih içinde hiç kimseler o gece ocağın içindeki kırmızı tuğlaları gördüklerindeki gibi çok sevmemiştir bir tuğla ocağını. Öyle ki, bir insan bir tuğlayı ancak Gölköy'dekiler kadar sevebilir.
"İşte sana boz urbalar ve postallar
Şu kazma, şu kürek, şu balyoz
Şu keser, şu testere, şu mala
Aydınlık günler için
Vurmak gerek demire, taşa toprağa"
.
Hayrettin Filiz.

Hiç yorum yok: