Powered By Blogger

Bu yazı daha özgür günlere inananlar için...

Eğitim alanında yapılan ilk anlaşma, 27 Aralık 1949 tarihinde Türkiye ve ABD Hükümeti arasında ‘Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında’ yapılan anlaşmadır. ‘Fulbright Anlaşması’ olarak da bilinen bu anlaşma, niyeti elli metreden bile anlaşılan ama nedense o dönem karşı durulmamış, tuhaf bir yaptırımı da getirip, burnumuza dayar.
Antlaşmanın birinci maddesi ; ABD’nin, Türkiye’de bir “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu” kurma hakkından söz eder. Bu kurulacak komisyonun giderleri de, Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan karşılanacaktır üstelik. Ne güzel memleket! Komisyonun amacı bölümünde, gülünç bir ibareye rastlarız; “Türk eğitim programının idaresini kolaylaştırmak.”
Dönemi düşündüğümüzde; bu ibarenin neden anlaşmaya girdiğini hemen anlarız. Zor olan neydi ki, ‘kolaylaştırmak’ gereksin? Yarattığı döner sermayesiyle, devlete yük olmayan bir eğitim sistemi olan Köy Enstitülerinin bu devletin işini ‘kolaylaştırmış’ yapısında olsa olsa başka bir niyet aranmalıdır ki, onun da ne olduğunu hepimiz biliyoruz artık. Bu gülünç ibarenin neyi ‘kolaylaştırmak’ istediğini anlamak o kadar da güç olmasa gerek?
Durum şudur; klasik okullarda, bilgi merkezli, ezberci ve edilgen öğrenci yetiştirmek, ideolojinin devamlılık sigortasıdır. Ancak şimdi Türkiye’de bu anlayışı yerle bir eden ‘başka türlü bir sistem’ rüzgâr hızıyla sonuç veriyor ve bin yılların cehaleti günbegün aydınlanıyordu. Köy Enstitüleri adındaki bu yapı; soran, arayan, merak eden, eşitlikçi, bilgili ve hayatın her alanında üreten insanlar yetiştirmektedir ve bu insanların, müdahale edilmezse, özgür ve üreten kimlikleriyle sömürü çarkına ve her türlü boyunduruğa karşı bir direnç oluşturacakları kesindir… Amaç düpedüz Köy Enstitülerini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Ki; “Sovyet sistemine benzer uygulamaların ortadan kaldırılması” göndermesi, yalanlarla şişirilmiş ‘enstitüler komünist yuvasıdır’ düşüncesine boşuna mı yaslandırılmıştır sizce?
Anlaşmaya göre; ABD vatandaşlarına yapılacak öğretim ve araştırma giderlerini de Türkiye ödeyecektir. Aynı durum, ABD’de eğitim görecek Türk öğrencileri için de, yol giderlerini de kapsamak üzere söz konusudur. Diğer maddelere baktığımızda, içimden şöyle diyesim geliyor; “Biz zaten dilimizi, ürettiğimiz en güzel sistemleri ; üç otuz para uğruna peşkeş çekmişiz.”
Komisyon dördü Türk, dördü Amerikalı sekiz üyeden oluşacak, başkanı ise ABD büyükelçisi olacaktır. Oyların eşitliği durumunda büyükelçinin oyu kararı belirleyecektir. Bizim ülkemizde, çocuklarımızın geleceğini Amerikalı bir adamın inisiyatifine bırakıyoruz, ne acı! Komisyondaki Amerikalı üyeleri ABD Dışişleri atayacaktır. Komisyon doğrudan doğruya ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı ve onun denetiminde olacaktır. Komisyonun bir veznedarı (saymanı) olacak, ancak bu veznedarın atanmasını ABD Dış İşleri Bakanı onaylayacaktır. Ağla yurdumun gelecek kuşakları ağla.
Komisyon; … eğitim programlarını düzenleyecek ;… Amerikalıların Türk eğitim sistemi içinde nerede, nasıl görev yapacağını kararlaştıracaktır. Bu anlaşmanın TBMM’nce bir yasayla da onanması gerekmektedir ve bu yasanın gerekçesinde şöyle yazar:
“ Amerikan hükümeti, … Amerikan kültürünü yaymak gayesi ile anlaşmalarla tahassül eden alacaklarını bu memleketlerde kültürel gayeler sarfını temin edecek kültür antlaşmaları imzalamıştır.” (TBMM Tutanak Dergisi, C. XXV/1. Dönem 8.Toplantı, s. 220)
Aynı nedenler kıyıma, DTCF’de başlayıp, ülke eğitiminde bir komünist baskı olduğu hissi yaratır öncelikle. Bu kasıtlı zihniyet, 1947 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki görevinden uzaklaştırılan Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ve Behice Boran’ı damgalayacak; tarihe ‘DTCF’nde Cadı Avı’ adıyla geçen bu akademik kıyımın utancı senelerce silinmeyecektir. Bir dönem büyük sosyolog Niyazi Berkes’le evli kalan ve Türkiye’de 1947-1950 yılları arasında öğretmenlik yapan Amerikalı Fay KIRBY, 1961 yılında Columbia Üniversitesi’nce kabul edilen “Türkiye’de Köy Enstitüleri” isimli doktora tezinin kitabına yazdığı önsözünde bu ‘zavallı’ durumu şöyle değerlendirir:
“Enstitüler, fikrin kendisinde ve Enstitülerin kuruluşunda veya işleyişinde bulunan bir sakatlıktan dolayı değil, dışarıdan gelen amiller yüzünden çökertilmiştir.” (Fay KIRBY, Türkiye’de Köy Enstitüleri, İmece Yayınları, s.7)
Bu eğitim(sizleştirme) anlaşması, dönem iktidarlarının basiretsizliği ve muhalefetsizlik yüzünden ülkemizi çökertmiş; ekonomik yardım ve hibe kılığındaki yardım palavralarıyla eğitim kurumlarımızın yönetimi taraflı ve örneğin NATO üyeliği ya da Amerikan özentisinin yayılacağı kurumlara dönüştürülmüştür.
Bilindiği gibi, içeriden ağaların ve ‘liberal demokratların’ baskısı, dışarıdan Amerikan yardımı kılığındaki sömürgeleştirme sayesinde Türkiye, henüz 35 sene önce canıyla kanıyla kovduğu emperyalizmi, bu anlaşmalar yüzünden, davulla zurnayla geri almıştır. Hangi birini saymalı, bilmem ki; NATO üyesi sayılmamız için eğitim sistemimizde olmayan din derslerini zorunlu kapsama almak durumunda bırakılmaktan mı söz edelim, yoksa el alemin işe yaramaz çöpünü aldığımız halde, kendi üreten fabrikalarımızı kapatmak zorunda kalışımızdan mı? Çocuklarımıza yedirdiğimiz, Amerikan malı hastalıklı ve hibrit (bir kez daha üretilemeyen) arpa ve ürünlerinden ‘raşitik’ olup, kurbağaya dönen elsiz ayaksız çocuklarımızdan mı söz edelim, yoksa o çocukları kandırmak için Amerikalıların yaptığı olağanüstü tuzaklardan mı?
Adnan Menderes’in de mezun olduğu ve tarihi 1891’e dek giden bir okuldur, Atatürk’ün 52.000 TL ödeyerek satın alıp, Milli Eğitim kurumuna kazandırdığı ve İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü olarak kullanılan bina…
İzmirliler iyi bilir; Yeşildere’den Buca’ya dönülen kavşakta, Akıncılar’a ayrılan sapakla, Su Kemerleri arasındadır İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü. Eski adı, American Collegiate Institute For Boys olan okul… Ve bu harika bina, bu anlaşmalar kapsamında Amerikalılara peşkeş çekilir. Ne zaman? 1952’de, NATO, Güneydoğu Avrupa’daki Müttefik Kara Kuvvetleri Genel Karargâhı’nı İzmir’de kuracağını söyleyince… Ve –özellikle- o binayı istediğinde. Dönemin iktidar partisi Demokrat Parti’nin başı Adnan Menderes, Atatürk’ün satın alarak eğitime armağan ettiği bu okulu, ücretsiz olarak Amerikalılara armağan eder. Bir de yine İzmirliler iyi bilir ki, İzmir’in incisi Kordon’da, tam da merkezde bir NATO binası daha vardır. O neymiş eskiden biliyor musunuz? Şehir Oteli… Ancak İzmir’in en güzel yerindeki bu binayı da NATO’ya armağan eder dönemin iktidar sahipleri… Gözleri doymaz; Kızılçullu’nun adını da tutup, ’Şirinyer’ yaparlar aynı günlerde… Adına bile tahammülleri yoktur enstitünün…
Bu yıllarda NATO’nun halka benimsetilmesi amacıyla okullarda özel çalışmalar yapılır, NATO karargâhına okul gezileri düzenlenir. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nde Bölüm Başkanı olarak görevine devam eden Prof. Dr. Oğuz Adanır, 1950’lerde Alsancak İlkokulu’nda öğrencidir. “1960’lı yılların Gâvur İzmir’inden İnsan Manzaraları” isimli yazısında Adanır, doğum günleri NATO’nun kuruluş ayı olan Nisan’a denk gelen öğrencilerin NATO’nun Şirinyer’deki karargâhında gerçekleştirilen doğum günü kutlamasına davet edildiğini anlatır:
“NATO’nun yaş gününde okulumuzun önüne kocaman bir Amerikan otobüsü geldi. Sessiz ıssız cadde ve sokaklardan geçtikten sonra adının Şirinyer olduğunu öğrendiğimiz yerde kocaman bir bahçe içinde sarayı andıran binanın önünde durduk. Amerikalı ve Türk ev sahipleri bizi kocaman binanın salonuna aldı. Orada bir şeyler konuşulup söylenmiş olabilir. Ancak ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Anımsadığım tek şey o güne kadar hiç yemediğim cinsten kocaman bir pastadan kocaman bir dilimi götürmüş olduğum. Ha bir de gazetecilerin fotoğraflarımızı çekmiş oldukları. Bir dilim pasta karşılığında NATO’nun halkla ilişkileri tarafından kullanılmıştık.”
Amerika ile Türkiye’de yaşayanlar arasındaki toplumsal bağı güçlendirmeyi amaçlayan sivil örgütlenmeler de bu yıllarda yaygınlık kazanır. Biz hâlâ barlarda devrim düşleri kurarken, emperyalist, aynı günlerde örgütlü gücüne makyaj yapmaktadır. Türk-Amerikan Derneği bu dönemde açılır. 1955 yılında İzmir’deki Amerikalı kadınlarsa, İzmir’e gelen yabancı kadınlara kenti tanıtmak amacıyla “Misafirperverler Kulübü”nü kurarlar. Her koldan sarılırız direnç noktalarını ellerimizle boğduğumuz ülkemizde. Katliam tüm hızıyla sürmektedir. Şimdi de sanal vahşetle ulusal kimlik ve yaratıcı dehamız esir edilmekte ve ülkenin bu dönem ebeveyn olan insanları, bu katliama çocuklarını kurban vermekte; onları dershane adıyla düzenlenmiş eğitim ayıbına ortak etmektedirler. Şık ama üstüne cehaletin pis kokusu sinmiş insanların elinde can çekişen eğitim kurumu adındaki her yerde burnumuzun direğini kıracak kadar kötü kokular yayılmaktadır.
Bu emperyalizmin ülkemiz kurumlarının tümüne kol attığı, baskın anlaşmaların sonucu; önce Köy Enstitülerinin içi boşaltılır. Bunun için ülkemizde hâlâ küfür olarak kullanılan bir ‘siyasi hassasiyet’ kullanılır; “Komünizm korkusu…”
1950 yılına gelindiğinde komünistlere yönelik operasyonlar hızlandırılır, tutuklamalar başlar. 1951 yılında tüm ülkede büyük bir komünist avına çıkılır ve 1000 kişi bile bulunamaz. Ancak ‘kızılcık’ meyvesinden, ‘Kızıldeniz’in adına; ‘Rus salatası’nın adının değiştirilmesine kadar bir güldürü sahnelenmeye başlar ülkemizde. Bunun nedenini, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1957 yılında yaptığı bir açıklamayla tüm ülkeye söyler;
“Memleketimizde Amerika’nın gelişme merhalelerini takip ederek çalışıyoruz. 30 yıl sonra bu memleket 50 milyon nüfuslu küçük bir Amerika olacaktır.”
Tüm bunlardan sonra ne oldu dersiniz? Dünyayı Amerika’nın peyki durumuna getiren dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı George Marshall, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın ekonomik kalkınmasına ve dünya barışına yaptığı katkılardan dolayı 1953’te Nobel Barış Ödülü alır.
Yazımızı, Mustafa Kemal’in 1 Mart 1922 yılında TBMM’de yaptığı konuşmasındaki milli eğitime bakışını bildirdiği, bize ait ve özgün bir eğitimi davet eden konuşmasından alıntı yaparak bitirelim. Bu konuşma Köy Enstitülerinin yolunu işaretleyen konuşmadır.
“Yüzyıllardan beri ulusumuzu yöneten hükümetler öğretim ve eğitimin genelleşmesi isteğini göstere gelmişlerdir. Ancak bu isteklerine varmak için Doğuyu ve Batıyı yansılamaktan (taklitten) kurtulamadıklarından sonuç ulusumuzun bilgisizlikten kurtulamamasına varmıştır. Bu acıklı gerçek karşısında bizim izlemek zorunda olduğumuz eğitim ve öğretim siyasasının ana çizgileri şöyle olmalıdır… Demiştim ki, bu yurdun asıl sahibi ve toplumumuzun temel öğesi köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne dek eğitim ve öğretim ışığından yoksun bırakılmıştır… Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi kimdir? Bunun yanıtını hemen birlikte verelim. Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. Öyle ise herkesten daha çok gönence, mutluluğa ve zenginliğe en çok hak kazanan ve lâyık olan köylüdür. Bunun için TBMM Hükümeti’nin eğitim ve iktisadi yasası bu temel ereği elde etmeye yöneliktir…”
Bu yazı daha özgür günlere inananlar için....''
.
Hayrettin Filiz.
.

Hiç yorum yok: